2017-01-17

Dr. Skull ile Dındırıdın aynı köprüden geçmişler...



Önce şunu bir dinleyelim...
Aşağıda sözleri de var: 


SEN

Ayrılmadan son defa baktım sana
Hala gururlu ve hala sıcaktın

Nereye gitsem hep senin kokun
Her taşın altında sen vardın
Herkesin içinde bir parça sen
İpin ucu kaçınca sen çıkardın

Kimi yedi seni, kimi sakladı
Kimi beyaza boyayıp akladı
Kimi yoluna yok oldu gitti
Kimi kaçırdı seni, ağladı

Aniden geldin içime, bir sancı gibi
Bir gün akan sularla kaybolup gittin
Kıvrandım durdum günlerce yoksun diye
Ve aniden yolumun üstünde bittin

Biliyorum yine geleceksin
Ve ben aynı şeyleri yapacağım
Pişman değilim bu anlar için
Her gün seni anacağım

Ayrılmadan son defa baktım sana
Hala gururlu ve hala sıcaktın
Daha söylesem bilirim, dinleyeceksin
Ama ben yine de, sifonu çektim

'Sen' 80'lerin 3 'kaset' ömürlü Ankaralı rock grubu Dr. Skull'ın Wory Zover ve Rools 4 Fools isimli albümleri ardından Türkçe sözlerle çıkardıkları tek albüm 'Hershey Yolunda'nın 10 parçası olarak yayımlanmıştı. 

'Sen'e ilk kulak verişinizde, sancılı bir 'ilişkiyi' dile getirdiği yanılgısına kapılabilirsiniz. Taa ki 'sürpriz son'a ulaştıran o son dizeye kadar.

İçinde espri barındıran müzik eserleri şimdilerde vaka-i adiyeden, ama 80'lerde sık rastlanılan bir şey değildi. Bu özelliği nedeniyle de 'sen' zihinlere kazınmış anlaşılan, en azından Dr.Skull ile temas etmiş olanların...

Espri demişken, şimdi şu karikatüre bakalım bi'...


Sen'in 'tema'sını içeren bu karikatüre Hakan Karadeniz'in esprileri bulup Memo Tembelçizer'in çizgileriyle Uykusuz dergisinde yayımlanan 'Dındırıdın' köşesinin 7 Nisan 2016 tarihli sayısında denk gelince, 'aynı köprüden geçenler' silsilesine bir örnek daha kendiliğinden ortaya çıkmış oldu...

Okuduktan sonra sifonu çekmeyi unutmayın lütfen... :) 

Mizah dergisi okurların çoklukla bu meşgaleyi malum mekanda gerçekleştirdiğini de düşünürsek, 'Yalnızca okuduktan sonra değil!' diye ekleyelim...:)

2017-01-07

"Eğer" Tarzan....



Gölge E-Dergi için kaleme alınan aşağıdaki metin 2014 Şubat'ında yayınlanan 76. sayıda okuyucuya ulaşmıştı. Yakınlarda vizyona giren ve Yönetmenliğini Davio Yates'in yaptığı The Legend Of Tarzan (2016) filmini izleyince, doğru damara parmak bastığımızı hatırlayıp bir de Müsekkin'de yer verelim dedik...


Aklımda şöyle bir what-if uyarlaması var. Hani, ecnebiler "halamın bıyıkları olsa, amcam olurdu" mealinde öyküler kurup, tanıdık kahramanları olmadık hallere sokuyorlar ya, öyle bir şey işte. Ben de Tarzan'ı ele alayım dedim, bakalım ne çıkacak?

Soylu bir İngiliz ailesine mensup bir çift yeni doğmuş bebekleri Clayton ile Afrika semalarında yol alan bir uçaktadır. Aniden patlayan bir fırtına, kanatların buzlanması, türbülans, yıldırım filan derken, uçak ormanın derinliklerine düşer. Lord Greystoke ve hanımı sizlere ömür! Bebek ise melekler tarafından korunduğu için olsa gerek, kazadan kurtulur. Aslında kurtaranlar melek değil, biraz daha aşağı bir form olan primatlar ailesine mensup maymunlardır. Maymun sütü, ana sütü gibi değildir, ama elden ne gelir, sınırlı olanaklar bundan fazlasına imkan tanımamaktadır. Besler büyütürler, türlü maskaralıklar eşliğinde eğlendirir, kendi dillerini öğretirler. Ona, "beyaz adam" anlamına gelen Tarzan adını verirler. Oğlan da yamandır hani, sadece maymun dilini değil, ormandaki tüm canlıların iletişim biçimlerini öğrenir, şakır şakır konuşarak hepsiyle anlaşır hale gelir... Cangıl koşullarında tesis bulmak zor olsa da daldan dala atlar, nehirlerde yüzer, timsahlarla güreşir, can havliyle kaçarken çitalarla yarışır, dört dörtlük bir atlet olur çıkar. Usain Bolt toz, Michael Phelps su yutar yanında, değme sporcu halt eder...

Bu ormanda bir zamanlar vakur duruşları, Aladağ'dan serin tavırları ve işbaşındayken sergiledikleri yırtıcılıklarıyla aslanlar baş olmuştur, bir zamanlar da Pigmelerin, hakkında on kaplan gücünde olduğu söylencesi çıkartarak torpil geçtikleri Maskeli Hayaletler... Gerçi, halkın "Afrika'da kaplan ne gezer?" diye sorgulamaya başlamasıyla Maskeli Hayalet'in yanlış ormanın efendisi olduğunun anlaşılması ve Pigmelerin yalan yanlış propaganda çalışmalarına karşı direnç gelişmesi sonucu, toplum yavaş yavaş bilinçlenmiştir. Sonunda ormanı liyakat esaslı bir idari yapıya kavuştururlar. Böylece kahramanımızın bunca yeteneğiyle ormanlar kralı mertebesine yükselmesi uzun sürmez. Üstelik kimse kökenini dert etmez, "hemşerim nereden geldin sen," diye sormaz bile. Bir de alameti farikası vardır adamımızın, AaAaaAaaa, diye çığlık atarak varlığını duyurur ormana...

Efenim?..

Edgar Rice Burroughs'un hikayesiyle aşağı-yukarı aynı mı?

Tarzan da zaten aynen böyle, mi diyorsunuz?

Kabul ediyorum, ama hele bir durun, "eğer" kısmına gelmedik henüz... 

Bizim Tarzan biraz serpilince, bir kaç gen ayrımıyla hem kendini büyütenlerden azıcık, hem de maymunlara oranla diğer orman canlılarından biraz daha fazla, "değişik" olduğunu fark edip, nedenini sorgulamaya başlayacak ve "anne ben nasıl oldum" sorusuyla cici annesi Kala'yı sıkıştıracak. Israrcı sorular canına tak eden maymun kadının "seni leylekler getirdi, yavrum!" şeklindeki kaçamak yanıtıyla yetinmeyen Bizim Tarzan işin peşini bırakmayacak, analığının leylek diye bahsettiği kuşun aslında İngiliz Hava Yolları BEA'ya bağlı bir uçak olduğunu öğrenecek, gerçek ana-babasını yitirdiği kazanın enkazını bulup inceleyecek, kökeniyle ilgili bulgulara ulaşacak ve kaderini kendi elleriyle değiştirecek... 

Ee, bir miktar güncellenmiş, ama hâlâ aynı hikaye, mi diyorsunuz? Biraz daha sabır lütfen.

"Eğer" senaryosu Bizim Tarzan pür-i pak bir İngiliz asilzadesi olduğunu keşfedince başlıyor asıl. 

Damarlarında "mavi kan" dolaştığını öğrendiği an ormanla arasına soğukluk giriyor, ne onu kendi çocuğundan ayırt etmeden büyüten cici annesini, ne kültürel değerlerine uygun olarak beraber yaşadığı maymun toplumunu, ne de kralları mertebesine yükseldiği yeri-göğü dolduran orman halkını beğenmez hale geliyor. Zaman içinde oluşmuş üst kimliğini, "Tarzanlığını" içten içe reddetmeye başlıyor. Anlaşılan boşa değil, ne yengeçlerin kanının maviliği, ne de kanser ile özdeşlikleri. Farklı olma fikri kanser gibi işgal ediyor Bizim Tarzan'ın tüm varlığını.

Artık, başka bir yere, bambaşka bir topluma ait olduğunun hayali bir kere aklına girip, kendini Clayton Greystoke olarak görmeye başlayınca ormana karşı sorumluluklarını unutuyor ve her geçen gün daha da ihmalkârlaşıyor. 

Filler birer birer dişleri için katledilir, aslanlar-leoparlar postları için öldürülür, gergedanlar afrodizyak hammaddesi diye vurulup boynuzları alınır, timsahlar çizme, yılanlar çanta yapılır, maymunlar-şempanzeler-goriller, bilumum yaban mahlukat yaşam alanlarından koparılır, sirklere, hayvanat bahçelerine pazarlanır, Afrika'nın her yeri, elmastı, petroldü, altındı diye delik deşik edilir, kıta halkı köle pazarlarında satılmak için beden ve beyin göçüne tabi tutulur, kalanlar siyasi çıkarlar uğruna, dindi, tarikattı, ırktı, kandı diye birbirine düşürülür, ormanın bitki örtüsü mobilya fabrikalarının yolunu tutar, Kara Kıta'nın tüm doğal güzelliklerinin çevresine yabancılar ve zenginler için lüks oteller dikilir, savanalara safari adıyla katliam seferleri düzenleyen adımbaşı turizm acenteleri türer, Kilimanjaro'nun eteklerinde tatil köyleri biter, tepesine seçkin sınıf hariç yerlilerin erişimine kapalı kayak tesisleri kurulur ve o güne kadar "vatanım" dediği her toprak parçası yağmalanır, gün be gün küçülür, "kardeşim" dediği her canlı yaşanan felaketlerden payını alır ve her dakika, altında oldukları tehdit büyürken, Bizim Tarzan anadil derdine düşmüş, harıl harıl İngilizce çalışmakta, "üstünde güneş batmayan imparatorluk"a gidip mirasına sahip çıkacağı, gidemezse de yaşadığı topraklarda kuracağı İngiliz kolonisinde özgürlüğün tadını çıkaracağı günlerin düşlerini kurmakta, bu arada çevresinde yaşananlara da alabildiğine kayıtsız kalmaktadır.
Nasıl?

Tutmaz, mı?!

Bu "what-if Tarzan" bize hiç cazip gelmedi, mi diyorsunuz?

Ne yalan söyleyeyim, bana da. Kahraman'dan uzaklaştı, hatta uzak ara bir karakter arz etmeye başladı, "anti" oldu galiba...

En iyisi, hiç kurcalamamalı bazı şeyleri. "Eğer"leri ararken "keşke"leri bulmak da var serüvenin sonunda. Bırakalım, kahramanımız yine "Ne mutlu T-, eee, Tarzan'ım diyene" şiarıyla yola devam etsin, doğru ve çalışkan kalsın, küçüklerini korusun, büyüklerini saysın, yurdunu özünden çok sevsin!

2017-01-01

Saygı Duruşu!



Şu günlerde Star Wars filmlerine nur yağıyor, malum olduğu üzere. Aralık 2015'te serinin 7. bölüm başlığını oluşturan Güç Uyanıyor (Force Awakens) filmi ile bilim kurgu severleri yeniden avucuna almayı başardı George Lucas. Aynen isminin çağrıştırdığı gibi bir uyanış yaşıyor Star Wars endüstrisi. Film dünya çapında 2 milyar doların üstünde gişe hasılatıyla serinin en çok para getiren ürünü olmakla kalmadı, aynı zamanda, bugüne kadar beyaz perdeye yansıtılmış tüm yapımlar arasında gelir bakımından 3. sıraya yerleşti. 

Lucas da "yağarken dolduracaksın" felsefesinin ehli bir kişi olsa gerek ki, demiri tavında dövüp hemen hemen bu filmden bir yıl sonra yine Aralık ayında Rough One'ı piyasaya sürdü.

Star Wars evreninin tarih çizgisinde Sith'in İntikamı (3.bölüm) ile Yeni Bir Umut (4. bölüm) filmlerinde anlatılan sürecin ortalarında bir yere denk gelen zaman diliminde geçen ve ana temadan kısmen bağımsız olayları anlatan yapım (bi nevi "üçbuçuk"uncu Star Wars) vizyona girer girmez dünya çapında 653 milyon dolardan fazla hasılata ulaştı. "Rough One atın çiftesi pek olurmuş", :) bakarsınız, gişede tüm beklentilerin üstünde bir gelir rakamına ulaşır. Zira, tam da vizyona girdiği sıralarda Star Wars filmlerinin unutulmaz aktristi, Prenses Leia rolünün hakkını veren Carrie Fisher 27 Aralık'ta kalp krizi geçirip hakkın rahmetine kavuştu. Tanrı Lucas'a tekrar "yürü ya kulum" komutunu vermiş anlaşılan; Fisher'in vefatından bir gün sonra, yine efsanevi bir yıldız olan annesi Debbie Reynolds da onu takip etti... 


Adeta tüm gözler tekrar Star Wars'a çevrilsin diye özel olarak kurgulasan olmayacak işler oluverdi. Lucas'ın istediği bir göz, Tanrı verdi iki göz, gibi bir durum...

Adam, 2011'de hayli hasar almış ve Star Wars'ın özgünlüğü konusunda şüpheler oluşması nedeniyle sanki bir parça gözden düşmüştü.

Konuyu hatırlarsınız, Star Wars'ın esin kaynakları arasında Flash Gordon'dan tut, Fritz Lang’in sessiz filmi Metropolis'e (1927), Victor Fleming'in Wizard of Oz'una (1939), Akira Kurosava'nın sonraları tekrar tekrar perdeye uyarlanan filmi Seven Samurai'a (1954) kadar, çizgili çizgisiz bir yığın eser zikredilmişti de nedense birinden hiç bahsedilmemişti. Çizer Jean-Claude Mézières ve senarist  Pierre Christin'in 1969'da yarattıkları Valérian

 
Efenim? Hiç duymadınız mı? Yok yani, Valérian 'ı biliyorsunuz da duymadığınız Star Wars ile paralellikleri, öyle mi? Peki, madem öyle, sizi Gargamel'in Mekanı'na alalım, konuyu derli toplu anlatan bir metin var burada.

Neyse efendim, bu tür intihalleri açıklamanın bir yolu da "saygı duruşu" kisvesidir, bilindiği üzere. "Taklit ettik, yürüttük", demek yakışmaz büyük adamlara. Sıkışınca da, "herkes yapıyor, biz yapınca mı göze battı" filan denir.

Aslında "herkes yapıyor" söylemi mazeret uydurmak gibi görünse de haklılık payı var. Doğruya doğru, bilim nasıl kendinden önce üretilen bilgiyi referans alan yeni buluşlarla ilerliyorsa, sanat da taklidin izinden gidip bu yolun sonuna ulaştığında daha ileriye hamle yapabilmek için kendi patikasını açmak zorunda galiba... Böylece geriden gelen takip-taklitçiler de o patikayı geliştirip asfalt döşesin... 

İlk sanatçıların doğayı taklit edenler olduğunu hatırlamak faydalı olabilir bu görüşe hak vermek için. Hatta, Tanrı bile taklit yoluna başvurmuş değil mi insanı kendi suretinde yaratarak?! ("Yaratarak" derken dahi arak'ı zikretmiyor muyuz zaten!.. Türkçenin gücü efenim! :)) Gariban insan ne yapsın?! Alimallah şirke girmek var işin içinde! :)

Lafı uzattık yine... Velhasıl-ı kelâm, sanatçının ürününde yer verdiği bir "alıntı", ne kadar esin, ne kadar taklit veya ne kadar "saygı duruşu", her zaman kestirmek mümkün olmuyor.

Mézières ve Christin'in Valérian'ından bahsetmişken, en azından "saygı duruşu" niteliğinde bir alıntı nasıl olur, ondan bir örnek verip konuyu bağlayalım.

Serinin 7 kitabı; Sur les Terres Truquées'in son karesine bir göz atalım. ( * )


Mézières ve Christin öyle hoş bir "numara" yapmış ki, hem saygı duruşunda bulunmuş, hem de uzay-zaman gezgini Valérian  ve kankası Laureline'ın zorlu bir görevi yerine getirdikten sonra tatile çıkmak için hangi tarihi, hangi ülkeyi, hangi şehri ve orada hangi mekanı seçtiğini neredeyse nokta atışı kıvamında bizlere aktarmayı başarmış. 

Nasıl mı? 


Dışavurumcu (ekspresyonist) Fransız ressam Pierre-Auguste Renoir'in 1881'de "çiziktirdiği" 130 × 173 cm. ebatlarındaki Le Dejeuner des Canotiers (Sandalcıların Öğle Yemeği) isimli yağlı boya bu tablo Seine nehri üzerindeki Maison Fournaise Restaurant'tan bir sahneyi canlandırıyor. Resmedilenlerin her biri Renoir'in arkadaşları olan gerçek karakterler.

Mézières ve Christin bu tabloyu GPS keskinliğinde "konum atmak", üç aşağı beş yukarı tarih belirlemek için kullanmışlar, orası belli. Lakin "hangi dönemde çizildiği ve nereyi resmettiği bilinen bir başkası değil de neden Renoir'in bu tablosu?" diye sorduğumuzda, verilebilecek tek yanıt var: Saygı Duruşu!

Bu durumda bize de, Mézières ve Christin'e şapka çıkarmak kalıyor galiba...

Yeni Yılınız güzel geçsin...

( * ) Valérian'ın Sur les Terres Truquées isimli serüveni de, diğerleri gibi, Türkçe olarak Esattr-Sensei ortaklığıyla gerçekleşmiş taraviri (scanlation) çalışmaları halinde Çizgidiyarı'nda ve Filmistik'te  bulunabilir...

2016-12-14

Modifiye kaplumbağa: DYD 666



Epey olmuş yazmayalı... EPEY!

Yoğunluk filan derken iyice uzaklaşmışım buralardan. Geçen süre içinde yazmak için çeşitli fikirler aklıma geldiyse de, geldikleri gibi uçtular. Ne vakit vardı (hâlâ yok) ne de itici bir güç. 

Arkadaşlarımız Müsekkin'in içeriğinden bölümleri faaliyet gösterdikleri çizgiroman forumlarına oradaki mahlaslarım üzerinden konular açıp taşıyarak (elbette izin istediler) halen camianın içinde olduğum hissini verdiler, hem bana hem de tanışlara.

Devamını garanti edemeyecek olsam da ara ara yazmaya çalışmaya ikna olmuş gibi duruyorum şimdilik...

Lafı uzatmadan konuya girelim...

Dylan Dog Türkiye yayınını LAL'in devralmasıyla birlikte bir "istikrar" ihtimalinin belirmesi bu yayını satın alarak izlediğim çizgiromanlar arasına sokmuştu. Gerçi zaman zaman bir çok öyküdeki kalite eksikliği, derinlik yoksunluğu, abuklamalar gibi sebeplerle izlemeyi bırakmayı düşünmüyor değilim. Ama hemen her seferinde öyle sıkı bir serüvene denk geliyorum ki, Dylan ona biraz daha katlanmam için bir neden yaratıyor. Yani aramızda gerilimli bir okur-yazar/çizer ilişkisi var... Herhalde Dylan meraklıları arasında benimle aynı fikirde olanlar bulunuyordur. 

İleride onu hala izlememi sağlayan bir güzelliğe değinmeyi düşünmekle birlikte, bugün Dylan'ın abuklamalarından bir örnek vermek istedim. 

Size ufak bir şey gibi gelebilir, oysa eski bir kaplumbağa sever olarak bana "bu kadar da olmaz" dedirtti...

Hoz Comics'in Maxi serisinde 4. cildin ikinci serüveni olan Kristal Gökkuşağı (Il Cristallo Arcobaleno) içinde öyle bir saçmalık var ki, hesabını yazar Luigi Mignacco'dan mı yoksa çizerler Montanari ile Grassani'den mi sormalı bilemedim... 

Durun, önce bir görsellerini verelim, sonra konuşuruz...

Dylan Dog, yanında hoş bir hatun - emektar kaplumbağa - yol - kırsal bölge ve romantizme musait dolunaylı bir gece... 



 DYD 666 plakalı kaplumbağa Aşk Böceği Herbie'ye (The Love Bug, 1969, Yönetmen; Robert Stevenson) özenip "seven kalplerin" yakınlaşmasını sağlamak için bir oyun hazırlıyor ve motor arızası numarasına mı yatıyor ne?!



Dylan motordan anlamadığını beyan etse de, yaratıldığı günden beri yoldaşı olan kaplumbağasını da hiç mi hiç tanımıyor olsa gerek. 

Dünyada yaklaşık 22 milyon kişiye satılan Volkswagen Beetle, 1938'den 1974'e kadar Almanya'da, sonrasında 2003'e kadar da Meksika ve Brezilya'da üretildi. Bu zaman zarfında asla ve asla, en modifiye versiyonlarında bile otomobilin ön kaputu altında bir motor yer almadı. 

Şu yukarıdaki kare Beetle'in tasarımcısı Ferdinand Porche'un mezarında ters dönmesini sağlamıştır herhalde.

Efenim? Motor görünmüyor mu? Yine mi abartıyorum? Dylan'ın motordan anlamadığını vurgulamak için mi böyle çizmişler, diyorsunuz? Yok canım daha neler, keşke öyle olsa! Kabak gibi hata yapmış yazar çizer takımı... Bakınız...

 
Dylan battaniyeyi arka kaput kapağını kaldırarak çıkartıyor, değil mi?
Buyur burdan yak! 
 
Aracı tanımayan arkadaşlarımız, battaniyenin arka kaputun altından çıktığını fark etmeyebilir, lakin elinden kaplumbağa geçmiş her okuyucu kıs kıs gülmüştür bu kareler karşısında. Hele ki Dylan Dog'un Alman okurları varsa, onların gözünde vay haline Bonelli yayınlarının.

Güzelim maceranın içine böcek yerleştirmiş pek muhterem yazar çizer kardeşlerimiz. Koskoca editörler de gözden kaçırmış çorba tabağının ortasında yüzen "ters dönmüş" böceği. Bahsettiğim böcek tabi ki Beetle* değil! :)

Bir çizgi kahraman yaratacaksınız, ona, evrenini ve karakterinin bir kısmını tanımlayan unsurlardan biri olarak DYD 666 plakalı bir VW Beetle armağan edeceksiniz, sonra da yukarıda örneklediğimiz gibi bir saçmalığa imza atacaksınız!  Bir macerada Groucho yerine Jim Carey'i, Dedektif Bloch yerine Komiser Columbo'yu çizmek, klarnet yerine eline saksafon vermek, imal ettiği hiç bitmeyen kalyon maketi yerine kibritten ev yaptığını göstermek kadar büyük bir yanlış bu... 

Bu bariz hatanın kaynağı, olsa olsa New Beetle olarak lanse edilen ve 1997'de üretimine başlanan bir modelin piyasaya sürülmesinden kaynaklanıyordur her halde... Bu modelde motor ön bölümde anlaşılacağı üzere... Galiba Dylan Dog yaratıcı kadrosunun yaş ortalaması oldukça "düşük"! :)

* Beetle, İngilizce'de böcek anlamına geliyor bildiğiniz üzere..

Not: Taramalar, Çizgidiyarı, MehmetAli'ye ait... Kendisine teşekkür ediyorum... 



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...